45,0379$% 0.05
52,8301€% 0.04
60,9879£% 0.02
6.826,40%0,18
11.101,00%0,56
3504594฿%-0.16195
02:00
Yakın dönem deprem felaketleri büyük şoklara neden olurken, insanların can güvenlikleri kadar barınma haklarının korunmasına yönelik tedbirleri de gündeme getirmeye devam ediyor. Kentsel Dönüşüm adı altında riskli yapıların yenilenmesi sürecinde kat malikleri bütçelerini zorlamasına paralel, yenilenen binaların bile yüksek şiddetteki depremlere karşı mutlak korunak sağlayamadığı gerçeğiyle yüzleşiyor.
Tek kaygının deprem olmadığını, yangın, sel ve fırtına gibi ne zaman, nereden ve ne şekilde geleceği belli olmayan potansiyel felaketlerin eşiğinde yaşadığını fark eden herkes, bina yenilemenin ya da güçlendirmenin de ötesinde daha kapsamlı çözümler arıyor.
Nitekim yanan otel haberleri, depremde kentsel dönüşüm operasyonuna uğradığı halde yıkılan binalar, taşan nehirlerle su altında kalan taşınmazlar ve idari kadrolar arasında süren tartışmalar, barınma hakkının dönemlerden ya da iktidarlardan bağımsız olarak sürekli tehdit altında olduğunu gösteriyor.
Bu noktada ‘sigorta’, ev sahiplerinin facia zamanındaki can güvenliklerini koruyamasa da, barınma haklarını güvence altına almak için daha etkili bir çözüm vaat ediyor.
Nasıl ki sağlık sigortası daha iyi koşullarda sağlık hizmeti almak, trafik sigortası ise kazaya uğramış motorlu taşıtların onarımını daha kolay koşullarda tamamlamak için yapılıyorsa, benzer şekilde, konutlara yapılan afet sigortaları da kapsam ve içeriğine göre gayrimenkulün mevzuat ve sözleşmede belirtilen durumlarda uğrayacağı zararın tazmini için önemli bir seçenek sunuyor.
Konutlarını afete karşı sigortalamak isteyen vatandaşlar, acentelerle iletişime geçip çeşitli teklifler alarak süreci ilerletiyor. Ancak çoğu malik bu süreçte yalnızca sigorta şirketinin teminatlarını ve prim ödeme koşullarını göz önünde bulundurmayı, acentenin güvenilirliğini ve altyapısını, afet sonrası acenteyle bir kriz yaşayıp yaşamayacağının cevabını analiz etmeyi seçiyor.
Oysa bütün bu haklı kaygı ve kuşkularına mal sahibi olmaktan kaynaklanan sorumluluklarını da eklemesi gerekiyor; ancak bu özen ve disiplin genellikle göz ardı ediliyor.
Bu yazıyla başta Afet Sigortaları Kanunu’nu ve ilgili diğer yasaları referans alarak her vatandaşın kolaylıkla anlayabileceği sorumlulukları hatırlatmayı amaçlıyoruz.
Yanlışlıkla ya da kasten ‘Afet Sigortası Dolandırıcısı’ sayılmamak için kanunun 10. maddesinin 4. fıkrasını bilmek kritik önem taşıyor:
Kilit meselenin, ‘sigorta ettirilen yapının taşıyıcı sistemi olumsuz yönde etkileyecek şekilde tadilata uğrayıp uğramadığı’ olduğu anlaşılıyor. Eğer bina sahibi, onaylanmış kök projeye yani iskana aykırı olarak yapının statiğini bozan bir restorasyon, renovasyon ya da ekleme/eksiltme yaptıysa, binasını sigortalatamıyor. Ancak bu sakıncalı tadilata rağmen sigortalattıysa, gerçek ortaya çıkana kadar prim ödemeleri ve tazminat işleyişi devam ediyor. Yasaya aykırı durum tespit edilince de geriye dönük primler ve teminatlar yeniden hesaplanarak beyan sahibinden geri talep ediliyor. Bu noktada işleyiş, sancılı bir dava sürecini de beraberinde getiriyor. Çünkü tadilatı gizleyen ya da tadilatın taşıyıcı sisteme zarar verdiğinden habersiz kişinin beyanı esas alınıyor. Konuya ilişkin Türk Ticaret Kanunu madde 1439, geriye dönük operasyonun içeriği hakkında önemli ifadeler içeriyor:
Kısacası, yanlış ya da eksik beyan, sigortacının haklarını kullanmasına ve tazminatın tamamen ya da kısmen ödenmemesine yol açabiliyor.
Öte yandan Türk Ceza Kanunu’na göre yalan beyanda bulunmak da suç sayılıyor. TCK’nın ilgili maddesini hatırlatmadan önce Türk Ticaret Kanunu’nun beyan yükümlülüğü ile ilgili hükümlerini incelemekte fayda var.
Yani, sigorta ettiren, sözleşme öncesi tüm kritik bilgileri eksiksiz ve doğru şekilde kurumla paylaşmak zorundadır.
Sigorta ettirenin beyan yükümlüğü üç farklı aşamada devreye giriyor:
Sigorta acentelerinin düştüğü tuzaklar bu üç aşamanın güzergahına ve kusurun derecesine göre değerlendiriliyor.
Özellikle bahçeli işyeri ya da konutlarda, sonradan iyi niyetlerle yapılan tadilatlar, onarımlar, dokunuşlar ya da güçlendirmelerin, mutlaka taşıyıcı sisteme zarar vermeden yapılan müdahaleler olması şartı öne çıkıyor. İyi niyetli malikler ve işletmeciler kadar, meseleyi suiistimal etmek isteyenlerin varlığı da düşünüldüğünde, sürecin büyük bir hassasiyetle kontrol edilmesi gerekiyor.
Genellikle malikler, satın aldıkları ya da restore/renove ettikleri yapıların iskân bağlamında yasaya aykırı olup olmadığını anlamıyor ya da bilemeyebiliyor. Bazı malikler, ustaların performansına güvenerek olası bir hasarda önceki tadilatın yol açtığı sakıncayı fark edemiyor. Bu noktada, Afet Sigortası yaptırmak isteyen konut sahiplerinin yalnızca tapu bilgilerine ve kişisel beyanlarına güvenilmesinin yeterliliği kuşku uyandırıyor. Bu yüzdendir ki sigorta öncesinde konutlarının eksperler tarafından incelenmesi ve poliçelerin detaylandırılması büyük önem taşıyor.
Küçük bir istinat duvarı ya da bahçeyi ana binayla birleştiren, ağır malzemelerle taşıyıcı sisteme zarar veren yapısal bir eklenti, belki de mevcut ya da gelecek hasarın asıl nedeni olabiliyor.
Bu aşamayı vurgulamakta ısrar ediyoruz: Sigorta ettirenin beyan yükümlülüğü sadece kendisini etkilemiyor. Uzun vadede yanılttığı acentenin faaliyetlerini aksatabileceği için 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu kapsamında, ilgili acentenin veya eksperin ruhsatlarının iptali talebine de yol açabiliyor. Yani her açıdan bakıldığında, sigortacıdan ziyade sigorta ettiren malik, zincirleme bir sorumluluğun baş aktörü olmaktan kaçamıyor.
Kamuoyunda yanlışlıkla yapılan hatalı beyanlar şuursuzca tartışılmaya devam etse de Türk Ceza Kanunu’nun 206. maddesi bu konuda net bir hüküm koyuyor:
Bu maddedeki suçun kasten işlenmiş bir suç olduğu açık. Öyle ki taksirle işlenmiş hali kanunda öngörülmediği için failin belli bir niyetle hareket etmesinin bir önemi bulunmuyor. Dolayısıyla bu suçun mağduru, ‘toplumu oluşturan herkes’ kabul ediliyor.
DASK yani Doğal Afet Sigortaları Kurumu’nun teminat sistemi de bu prensibe dayanıyor. Gayrimenkul alım satımlarında ve yine gayrimenkule ilişkin çeşitli tapu, kredi ve abonelik işlemlerinde yapılması şart olan Zorunlu Deprem Sigortası, tamamen beyanı esas alıyor. Yanlış beyandan kaynaklanan maddi kayıplar ise sadece sigortalının sorumluluğunda tutuluyor.
Sigorta bedelini alma amacıyla hareket ettiği için kasıtlı olarak yanlış beyanda bulunan kişinin fiili, Türk Ceza Kanunu’nun 158. madde kapsamına göre nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturuyor. Maddeden ilgili satırları alıntılayalım:
Bir kamu kurumu olan DASK’a karşı kasıtlı hatalı beyanla sigorta bedeli almak, kamu kaynaklarını zarara uğrattığından ‘kamuya karşı suç’ niteliği taşıyor.
Özel bir sigorta şirketine ayrıca Afet Sigortası yaptırılmış ve sahte beyanla tazminat alınmışsa, bu da ‘topluma karşı suç’ sayılıyor.
Bu durum hatalı beyanlarla Zorunlu Deprem Sigortası yaptıran bir malikin, ardından özel Afet Sigortası’na da katılması halinde, iki ayrı suça bulaştığını gösteriyor.
Afet Sigortası üzerinden yaşanan suiistimallerin asıl nedeni, sistemin beyanı büyük ölçüde esas alması ve bu beyanların doğru zamanlarda teyit edilmemesinden kaynaklanıyor. Suiistimallerdeki kasıt derecesini analiz etmeden dolandırıcılık faaliyetinin özüne bakmak yararlı olur: Beyanların içeriği mutlak güvene dayansa da doğruluklarının kontrol edilmesinin maliyeti, kamu ya da özel kaynakların israf bedelinden daha yüksek olabilir; bunu bilmiyoruz. Peki bu beyan tuzaklarının önüne geçmek mümkün mü? Evet, yüksek maliyet gerektirse de bir dizi önlemle olası görünüyor:
Beyana konu olan gayrimenkulün onaylı kök projesine sözleşme sırasında ya da uygun bir süre sonra kurumun erişebilmesi gerekiyor. Erişim sağlandıktan sonra kurumun, beyanların tutarlılığını doğrulamak için yapının güncel halini denetlemesi kritik bir değer taşıyor. Eğer acente gelen primi önceliyorsa, hasar sonrası mevcut kontrollerin titizlikle yapılmasının tartışılmaması da önem kazanıyor. Vatandaşa güveni esas alan mevcut uygulamada kasıtlı ya da bilinçsiz beyanlar, sürecin sağlıklı işleyişini engelliyor.
Özellikle şehir dışında bulunan işletmeler ve meskenler, bahsi geçen haksız yere “sigorta bedeli alma” stratejilerini daha kolay uygulayabiliyor. Hasar sonrası eksperlerin yerinden kontrol yapması ya da yapmaması de aldatılmada belirleyici bir unsur olabiliyor.
Mücavir alanlarda ulaşım sorunu yaşayan bazı eksperler, afet sonrası sigortalıdan hasara ait görüntü ya da video kaydı talep edebiliyor. Ancak bu kayıtların doğru açı ve ölçeklerden çekilmemesi, binanın projeye aykırı tadilatlarının kadraja alınmaması, eksperin görevini manipüle edebiliyor. Bazı acentelerin bünyelerindeki kadrolar yerine dışarıdan eksper görevlendirdiğini düşünürsek, sorumluluk tartışması başka bir boyuta taşınıyor. Üstelik hasar sonrası, hasarın şiddetine göre yapıyı Afet Sigortaları Kanunu’nun 10. madde 4. fıkrasına göre analiz etmek oldukça zorlaşabiliyor. Bu nedenle hasar öncesi eksper otoritesinin denetim kesinliğinin korunması, beyan temelli dolandırıcılıkların en büyük engelleyicisi olacağına dair kanaat tekrar kendini hatırlatıyor.
Yine de hata yapmaktan kaçınan, yasalara ‘toplum sözleşmesi’ bilinciyle hem vicdani hem de etik kaygılarla bağlı vatandaşların bizzat inisiyatif alarak izleyecekleri yollar mevcut:
Aksi takdirde kamuoyunun ortak serzenişi uzun süre devam edecek görünüyor:
Depremler, yangınlar, sel felaketleri, toprak kaymaları ve benzeri travmalardan hem ekonomik hem de telafisi imkânsız bedellerle çıkmış on binlerce insanın acısı düşünüldüğünde, üstelik bu acıların nesilden nesle belleklerle aktarılıp etkisinin sürdüğü hesaba katıldığında, ‘üç masa daha müşterim olsun’ diyen sorumsuz bir işletmecinin ya da ‘iki oda daha evim büyüsün’ diyen duyarsız bir yazlıkçının açık kabahatleri hangi gerekçelerle hoş görülebilir?
Okan VAROL
İzmir ve Aydın’da sağanak ve fırtına etkili oldu